Ölüm Pornosu- Chuck Palahniuk

Veba krallığı kasıp kavuruyor, halk hastalıktan kırılıp geçiyordu. Kral Oedipus bir şey yapmalıydı; vebanın sebebini araştırmaya başladı. Kahinlere danıştı, ama içlerinden bir tanesi vardı ki ağzını bıçak açmadı. Tehditler savurdu Kral Oedipus bilemezdi ki kahinin dudaklarından dökülecekler lanetinin başlangıcı –ya da sonu-. Eski kral ve Oedipus’un karısı Jocasta’nın eski eşi Laius’un katili dedi çıkınca ortaya lanet de kalkacak. Kardeşlerine baba, annesine koca olan katil… Baba katili… Buradan başa alalım hikayeyi. Bir kehanetle doğar Oedipus, Laius ve Jocasta’nin çocuğu olarak; babasını öldürecek anasının kocası olacak. Böyle kehanet mi olur! Öldürülmesi gerekir çocuğun ama yapamazlar verirler bir çobana. O çocuk büyür kehanet gerçekleşir. Jocasta kendini asar, Oedipus kendini kör eder. Bu öyküde mutlu olan yoktur, mutlu son hiç yoktur. Sadece Oedipus ve iğdiş kuramlarının kaderi olur. Bir tragedya…

Oedipus Kuramı Freud tarafından ortaya atılmıştır. Temelde anne, baba ve çocuk ilişkisini ele alan bu kuram oğlan çocuğunun ilk defa anne tarafından ‘baştan çıkarıldığını’ ve çocuğun hemcinsi olarak babasını bu durumda bir tehdit olarak algıladığını öne sürer. Bu kurama ve bu tragedyaya daha farklı bir bakış açısı ile yaklaşan Erich Fromm’a göre oğlan çocuğu ataerkil toplumda hakim olan baba –eril- figürüne –ya da otoritesine- başkaldırır. Buradan baktığımızda karşımıza bir ikilik çıkar; anaerkil toplum ve ataerkil toplum. Mitolojiye, halk hikayelerine yani insanlık tarihinin anlatılmaya –ve anlamlandırılmaya- başlandığı öykülere baktığımızda dişi enerjinin, kadın figürünün baskınlığını görürüz. Doğa Ana bunun en büyük temelidir. Zaman içinde anaerkil toplum yerini ataerkil topluma bırakır –fallus sebeplerden biri olabilir-; eşitlik yerini hiyerarşiye, doğaya teslimiyet yerini doğaya üstün gelmeye bırakmıştır. 

Ölüm Pornosunu okurken aynen bunları düşünüyordum. Her yazın eserinde olduğu gibi yazarın aktardıklarının çok daha geniş bir arka planı vardır. Bunu görebildiğimizde bu kitapta ne müstehcenlik vardır ne de ölüm. Belli bir amaç için belli bir mekana konmuş üç adamın gözünden, ve dahası o zamana kadar yaşadıklarından tanık oluyoruz ne olup bittiğine. Sheila’yı unutmamak lazım. Spoiler vermek istemem ama vurucu karakter o; o istediği için bunlar yaşandı ve biz bunu okuduk. Aslında olay örgüsü anne-oğul ilişkisine odaklanmış olarak sürse de, ya da okuyucuların böyle düşünmeleri istenmişse de- asıl olanın ortaya çıkmasıyla algımızın rotası değişiyor; sevgi ve özlem içeren bir durumdan nefret içeriğine dönüyor aniden; intikam, hesap sorma ya da kendine acıma? Anne-baba-oğul açısından incelediğimizde anne Freud’un öne sürdüğü gibi ‘uyarıcı’ rolündeyken oğul anne-baba arasında sıkışan, ve bilerek ya da bilmeyerek yine baba figürünü ortadan kaldıran taraf oluyor. Bu bağlamda, Bay 72 ve Shelia, yani her iki evlat, açısından başlıca karşımıza çıkan ‘anne’ olgusudur. Bay 72 evlatlık olmanın, gerçek anne arayışı içinde olmanın acısını bir bakıma arzuladığı ve dış faktörler tarafından inandırıldığı kişiye yöneltmektedir. Fakat Carl Gustav Jung bakış açısıyla Bay 72’yi incelediğimizde kendisinin ‘bireyselleşme’ yoluna giremediğini ve bunun Sheila’da gösterildiğini görüyoruz. Çünkü Sheila kurmaca değil asıl olan gerçeklerin bilincinde yani karşıtlıkların farkındadır. Şöyle ki Bay 72 sadece ‘anne’ olgusuna yönelmiş ve bu bakımdan ‘baba’ olgusunu dışlamışken, Sheila bu iki olguya aynı farkındalıkla yaklaşmaktadır –tabi onun yaklaşımı Bay 72’nin aksine bir öç alma hırsıdır-. Bu da ancak ve ancak çocukluğun getirdiği o ‘anne’ olgusundan, idealize edilmiş imgeden sıyrılmak ile mümkündür. Kısaca, demem o ki, Bay 72 kendi ürettiği kurmaca dünyasında hayali annesine ulaşmaya çalışırken, Sheila dış dünyada ayakları yere sağlam basmış bir durumdadır; Bay 72’nin bireyselleşememe ya da çocukluk dönemini temsil ederken Sheila’nın bireyselleşme ve yetişkinlik dönemini temsil ettiğini öne sürmem bundandır. Ve bence bu yüzden okur olarak biz anne karakterine yetişkin ve bilinçli Sheila’nın değil Bay 72’nin gözünden tanık olduk.

Cinsellik, çocuk, ölüm kavramları ile bu kitap Tanrıça Ana’ya bir geri dönüş ağıtı olabilir mi?

Gelgelelim Palahniuk’un kafasında bu konseptler ile romanı ortaya çıkarıp çıkarmadığını bilmiyorum. Siz de takdir edersiniz ki hiçbir edebi eser yazıldığı zaman sonlanmaz; edebi eserler sonsuzdur çünkü buldukları okuyucu kadar anlam kazanır, çehrelerini değiştirir ve yolculuklarına devam eder. Bu da kitapların laneti midir bilemem fakat okuyucu ne kadar zenginse kitap da – yorumu da- o kadar zengin olacaktır. Eee, hadi bakalım yorumla yorumlayabildiğin kadar.

Unutmadan, şimdi kapak fotoğrafına bakıp diyeceksiniz ki tüm bunlarla türk kahvesi ne alaka? Bir alakası yok, türk kahvesi de pek sevmem zaten ama ben böyle tercih ediyorum.

Hadi sağlıcakla!

E.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: